İNSAN İÇİN YARATILMIŞ GÜZELLİKLER

Allah'a iman eden bir kişi evrende var olan canlı cansız tüm varlıkları ve sistemleri dikkatli bir gözle incelediğinde, bunların tümünün insan için yaratıldığını açıkça görür. Hiçbir şeyin tesadüfen oluşmadığını, Allah'ın herşeyi insan yaşamına en uygun şekilde var ettiğini anlar.


Üzerinde yaşadığımız gezegen ve tüm evren insanın yaşaması için gereken özelliklerin tümüne sahiptir. Bunun üzerinde düşünen insan tüm evreni Allah'ın kendisi için yarattığını açıkça görecektir.

Örneğin insan her an çok rahat nefes alabilmektedir. Soluduğu hava ne genzini yakar, ne başını döndürür, ne de baş ağrısı verir. Çünkü havadaki gazların oranı insan vücuduna en uygun miktarda ayarlanmıştır. Bunları düşünen kişinin aklına çok önemli bir nokta daha gelir: Eğer atmosferdeki oksijen mevcut miktarından biraz daha fazla veya biraz daha az olsa, her iki durum da canlılığın yok olmasına neden olurdu. Bunun üzerine bazen havasız bir yerde kaldığında nefes almakta ne kadar zorlandığını düşünür. İnançlı bir insan bu konu üzerinde düşünmeye devam ettikçe sürekli Rabbimiz'e şükreder. Çünkü dünyanın atmosferinin de pek çok gezegen gibi zor nefes alınacak şekilde olabileceğini, ancak böyle olmadığını ve dünya atmosferinin milyarlarca insanın rahatlıkla nefes alabileceği şekilde, son derece kusursuz bir denge ve düzen içinde yaratıldığını görür.
Yine üzerinde yaşadığı gezegen hakkında düşünmeye devam eden kişi, Allah'ın yaratmış olduğu suyun insanın hayatında ne kadar büyük bir önemi olduğunu düşünür. Aklına şunlar gelir: İnsanlar genellikle uzun süre sudan mahrum kaldıklarında suyun değerini anlarlar. Halbuki su, hayatımızın her anında ihtiyaç duyduğumuz bir maddedir. Örneğin hücrelerimizin, vücudumuzun her noktasına ulaşan kanımızın büyük bir bölümü sudur. Eğer böyle olmasaydı, kanın akışkanlığı azalacak, damarlarımızda akması çok zor hale gelecekti. Suyun akışkanlığı sadece bizim vücudumuz için değil, bitkiler için de son derece önemlidir. Bu sayede su, yaprakların incecik damarlarından geçerek yaprağın en uç kısmına kadar ulaşabilir.


Denizlerdeki büyük su kütleleri ise dünyamızın yaşanabilir bir gezegen olmasını sağlamaktadır. Eğer yeryüzündeki denizlerin oranı karalara göre daha düşük olsaydı, o zaman her yer çöle döner ve yaşam imkansız olurdu.
Bunları düşünen vicdanlı kişi, dünya üzerinde bu kadar kusursuz bir dengenin sağlanmasının elbette ki tesadüf eseri olmadığına kesin olarak kanaat getirir. Tüm bunları görmek ve düşünmek ona üstün güç sahibi olan Allah'ın herşeyi bir amaç doğrultusunda yarattığını gösterir.
Üstelik bu konuda düşündüğü örneklerin son derece kısıtlı olduğu da aklına gelir. Öyle ki, dünyadaki dengeler ile ilgili örnekleri saymakla bitirmek mümkün değildir. Ancak düşünen insan evrenin her köşesinde var olan düzeni, kusursuzluğu ve dengeyi açıkça görebilir ve bunun sonucunda Allah'ın herşeyi insan için yarattığı gerçeğine varır. Allah canlı- cansız herşeyi  mükemmel bir tasarımla yaratmış ve hizmetimize vermiştir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirir:
Kendi'nden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda,düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Casiye Suresi, 13)


                                                                                                                                                                       
YENİ BİR GÜNÜN GÜZELLİĞİ

Sabah uyanan insanın önünde koca bir gün vardır. Genellikle yorgun veya uykusuz değildir, herşeye yeniden başlamaya hazırdır. Bunu düşünen insanın aklına Allah'ın bir ayeti gelir:
O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır. (Furkan Suresi, 47)

Kafasını toparlaması, tam olarak ayılması için yüzünü yıkaması, duş alması yetecektir. Artık insan kendisi için faydalı pek çok şeyi düşünebilecek bir konumdadır. Kahvaltıda ne yiyeceğinden veya evden kaçta çıkması gerektiğinden daha önemli konular vardır ve öncelikle bunları düşünmesi gereklidir.


Öncelikle sabah uyanabilmesi büyük bir mucizedir. Bilincini tamamen kaybetmesine rağmen sabah yine eski bilinci ve kişiliği ile geri dönmüştür. Kalbi atmakta, nefes alabilmekte, konuşabilmekte ve görebilmektedir. Oysa gece uykuya dalarken, bu nimetlerin sabah tekrar verileceğinin hiçbir garantisi yoktur. Üstelik gece boyunca başına herhangi bir felaket de gelmemiştir. Örneğin oturduğu apartmanda bir komşusunun dalgınlığı gaz kaçağına sebep olabilir ve gece büyük bir patlamayla uyanabilirdi. Bulunduğu bölge doğal bir felakete maruz kalabilir, belki hayatını kaybedebilirdi. Vücudunda başka sorunlar olabilir, örneğin şiddetli bir böbrek sancısı, baş ağrısı ile uyanabilirdi. Ama bunların hiçbiri olmamıştır ve sapasağlam olarak uyanmıştır. Tüm bunları düşününce Allah'ın kendi üzerindeki bu geniş rahmeti ve koruması için O'na şükreder.

EN BÜYÜK NİMETLERDEN BİRİ :NEFES ALMAK

Vücudumuzdaki her hücrenin nefes yoluyla alınan oksijene ihtiyacı vardır. Oksijen olmadan kalbinizin atışı, kaslarınızın hareketi, hücre bölünmesi ve düşünmek gibi hayati işlemlerin hiçbiri gerçekleşemezdi.

 

 


Burun soluduğumuz havayı akciğerler için uygun hale getirir. Toz, bakteri ve polenler gibi yaklaşık 20 milyar yabancı madde, burna girişteki  tüylere takılır. Bu engeli aşabilen zararlı parçacıklar ise ikinci savunma hattı olan mukus salgısına yakalanır.

Aldığımız nefesin akciğerlere uzanan yolculuğunda kat edilen en uzun mesafe, nefes borusunun içidir.  Nefes borusunu oluşturan kıkırdak yapı hem her türlü harekete uyum gösterir, hem de esnekliği sayesinde daima açık kalır.

Akciğerler, yüzlerce kola ayrılmış bronşlardan oluşur. Bronşların uçlarında her biri toplu iğne ucu büyüklüğünde ‘alveol’ adı verilen hava kesecikleri bulunur. Sağlıklı bir akciğerde toplam 300 milyon alveol vardır. Bu hava keseciklerinin yüzey alanlarının toplamı, bir tenis kortu büyüklüğündedir. Bronşlardan geçen hava, alveollerin içine dolar.  Aldığınız her nefesin kanınızı temizlemesini sağlayan sistem, toplu iğne ucu kadar küçük bir baloncuğun içinde kuruludur. 300 milyon baloncuğun göğsünüzün içine yerleştirilmiş olması ve bu baloncukların görevlerini her an yerine getirmeleri, Allah’ın benzersiz yaratma sanatını gösterir.

İnsan vücudundaki bütün detayları olduğu gibi  alveollerin mükemmel tasarımını, bronşları ve akciğerleri yaratan alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır.
Bir süre nefessiz kaldığımızı düşünelim, neler olurdu? Yaklaşık bir dakika sonra bayılır, iki ila üç dakika sonra beyin ölümü gerçekleşir ve artık yaşamıyor olurdunuz. İnsanın tek bir nefes alabilmesi bile, Allah’a şükretmesini gerektiren nimetlerden biridir.

“ŞUUR”LU HORMON VE ENZİMLER

İnsan sabah aynaya bakmaya devam ederken aklına hiç düşünmediği şeyler de gelebilir. Örneğin insanın kirpikleri, kaşları, kemikleri, dişleri belli bir boya ulaştığında uzamaları durur. Ancak saçlarının uzaması durmaz. Yani uzaması zararlı olabilecek, kötü bir görüntüye neden olacak olan bölümlerin uzaması dururken, uzaması estetik açıdan güzel olabilecek olan saçlar uzamaya devam eder. Bunun yanı sıra kemiklerin uzamasında da tam bir uyum ve oran vardır. Örneğin insanın kol kemikleri daha fazla uzayıp, gövdesi kısa kalmaz. Her biri ne kadar uzaması gerektiğini bilirmiş gibi tam zamanında durur.


Elbette burada sayılanlar vücutta meydana gelen birtakım fiziksel etkenlerin sonucunda oluşur. Ancak düşünen insanın aklına şu da gelir: Bu kimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi nasıl sağlanmaktadır? Gereken herşeyin gerektiği kadar büyümesini sağlayan hormonlar, enzimler vücudun içine kim tarafından yerleştirilmiştir? Ve kim bunların miktarını, salgılanma zamanlarını kontrol etmektedir?
Bunların her birinin insanı en güzel surette yaratan Allah'ın sanatı olduğu apaçık ortadadır.

GÖREBİLMENİN GÜZELLİĞİ

Bir mümin için yeni bir gün Allah'ın razı olacağı hayırlı işler yapmanın bir başlangıcıdır. İnsan evinden ayrılıp dışarı çıkar çıkmaz önüne düşünmesi gereken sayısız konu çıkar. Etrafta büyük küçük binlerce insan, arabalar, ağaçlar sayılamayacak kadar çok ayrıntı vardır. Burada bir müminin bakış açısı çok nettir. O gördüğü şeylerden mümkün olduğunca faydalanmaya bakar. Olayların arkasındaki sebepleri düşünür. Çünkü karşısında gördüğü manzara Allah'ın bilgisi dahilinde ve O'nun dilemesiyle oluşmuştur. Öyleyse mutlaka bir sebebi vardır. Allah, onu dışarı çıkarıp karşısına bu görüntüleri çıkardığına göre bunlar üzerinde görülmesi ve düşünülmesi gereken şeyler vardır. Sabah kalktığı andan itibaren kendisine dünyada ecir (sevap) kazanabileceği bir gün daha verdiği için Allah'a şükretmiştir. Ve şimdi de bu ecirleri kazanabileceği bir yolculuğa başlamıştır. Bunun bilincinde olan kişi, Allah'ın "Gündüzü bir geçim-vakti kıldık" (Nebe Suresi, 11) ayetini düşünür. Bu ayet doğrultusunda gününü diğer insanlara faydalı olacak, Allah'ın hoşnut olacağı işler yapacak şekilde geçirmenin planlarını yapar.


Aklında bu planlarla arabasına veya başka bir vasıtaya ulaştığında, yine Rabbimiz'e şükreder. Çünkü gideceği yer ne kadar uzak olursa olsun, oraya ulaşma imkanı vardır. Allah bir kolaylık olarak insanlara ulaşımda kullanabilecekleri pek çok araç yaratmıştır. Özellikle de günümüzde gelişen teknoloji ile bu imkanlar çok daha fazla artmıştır; arabalar, trenler, uçaklar, gemiler, helikopterler, otobüsler.… Bunları düşünen kişinin aklına çok önemli bir konu daha gelir: Teknolojiyi de insanların hizmetine sunan Allah'tır.

GÖZLERİMİZ GÖRMESEYDİ?

Gözlerimiz belki de sahip olduğumuz en önemli duyu organımızdır. Onlarla, yaşadığımız çevreyi algılıyor; çevremize ilişkin pek çok bilgi ediniyor; doğadaki güzelliklerin farkına varabiliyoruz. İnsanlarda görme duyusunu kaybetme duyusu yaşam ile eşdeğerdir. Gözlerimiz dünya ile bağlantı kurmamıza vesile olan çok önemli organımızdır. Bu derece önemli bir duyu organı olan gözlerimizin sağlığı, çeşitli sebeplere bağlı olarak bozulabilir.
Görmediğimizi düşünelim, ne denli zor bir yaşamımız olurdu. Özellikle dışarıda yüzlerce tehlike bizi beklerdi. Caddeler, vasıtalar hatta insanlar. Birilerine çarpma, ayağın biryere takılması, caddeden karşıya geçme, ezilme tehlikesi…O nedenle dış dünyayla bağlantımız olan gözlerimiz için ve bize bu güzelliği verdiği için Allah’a şükretmemiz gerekir. Allah bize bu gerçeği pek çok ayette hatırlatmaktadır :O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Mü’minun Suresi / 78) De ki: "Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?" (Mülk Suresi / 23)


Her ne kadar görmeyen insanlar zamanla yaşadıkları ortamlara uyum sağlıyorlarsa da, gören insanlar gibi kolay bir yaşamları olmaz. Ancak, inanan insanlar, karşısına çıkan bir güzelliğe veya bir tersliğe hep Allah'ın hoşnut olacağı güzel ahlak çerçevesinde tepki verir. İman eden bir insan için bulunduğu ortamın ya da yaşadığı zorlukların bir önemi yoktur. Okulda, işte, caddede veya alışverişte de olsa, her durumu Allah'ın yarattığını düşünerek, O'nun yarattığı güzellikleri, olaylardaki hikmetleri görmeye çalışır, Rabbimiz'in ayetlerine uygun bir yaşam sürer.

100 TRİLYON HÜCREYİ BESLEYEN MAKİNE


Sizi meydana getiren ve tıpkı sizin gibi "canlı" olan yaklaşık 100 trilyon hücreye hayat veren; bu hücrelerin nefes alıp vermelerini ve beslenmelerini sağlayan, onları temizleyen, hastalıklarını iyileştirmek ve onları düşmanlardan korumak için hiç durmadan çalışan bir makineyi vücudunuzda taşıdığınızdan haberdar mısınız? Kalbiniz, sizi oluşturan hücreleri, dolayısıyla sizi yaşatmak için tüm ömrünüz boyunca çalışır.

Siz dahil tüm insanlar, dünyaya gelmeden önce geçirilen dokuz uzun ayın ilk başlarında sadece anne karnında gelişmeye başlayan küçücük bir hücre topluluğundan ibarettir... 22. gününde fasulye tanesinden bile küçüktür! Ama bir gün, bu topluluğun tam orta yerinde küçücük bir yumru, bir emir almışcasına aniden atmaya başlar! Neden hareketlendiği, nasıl bu işi başardığı ve neden hareket etmeye "o an" başladığı belli değil. Vücuttaki tüm diğer hücreler sakin! Ama o sürekli hareket ediyor ve asla durmuyor! Asla "biraz durup dinlenme ihtiyacı" hissetmiyor. Ta ki, aradan onyıllar geçip, ilk başta olduğu gibi yine Allah'ın ilhamıyla duracağı güne kadar. Geçen bu süre ise, bir insan ömrünü tanımlıyor.

Siz henüz anne karnında 3 haftalıkken atmaya başlayan bu mükemmel pompanın, yani kalbin, çok önemli bir sorumluluğu var; vücut içinde kanın dolaşmasını sağlamak. Bir başka deyişle sizi meydana getiren ve tıpkı sizin gibi "canlı" olan yaklaşık 100 trilyon hücreye hayat vermek; bu hücrelerin nefes alıp vermelerini ve beslenmelerini sağlamak, onları temizlemek, hastalıklarını iyileştirmek ve onları düşmanlardan korumak. Kısacası, sizi oluşturan hücreleri, dolayısıyla sizi Allah'ın izniyle yaşatmak.
Kalp, Allah'tan aldığı ilham ile sürekli enerji üreten, kanı koordine eden, Allah'tan aldığı ilham ile kendi kendine kasılıp gevşeyen, kendi düzenini kendisi ayarlayabilen hem planlama ve hesap yapma hem de tedbir alma ve hızlı hareket etme özelliklerine sahip özel hücrelerden oluşmuştur. Bu muhteşem sanat hiç şüphesiz herşeyi kusursuz yaratan, hem büyüklük hem Kerem ve İkram sahibi alemlerin Rabbi olan Allah'ın eseridir.

YAŞAMIMIZI BORÇLU OLDUĞUMUZ TÜYCÜKLER

Silya isimli tüycükler insanın ilk oluşumunda üstlendikleri hayati bir görevle karşımıza çıkmaktadır. Sperm ve yumurtanın birleşip hücreyi oluşturmalarından önce olgunlaşmış yumurtanın anne rahmine gitmesi gerekmektedir. Yumurta, döllenebilmek ve anne rahmine ulaşabilmek için fallop tüpü boyunca uzun bir yol katetmek zorundadır. Nitekim fallop tüpünün içinde bulunan milyarlarca hücre, yumurtayı rahme ulaştırmakla görevlendirilmiştir. Bu hücreler, yüzeylerinde bulunan silya isimli tüycükleri aynı yöne doğru hareket ettirirler. Böylece adeta elden ele çok kıymetli bir yükü taşır gibi, yumurta hücresini gitmesi gereken yöne doğru iletirler. Sonunda yumurta, kendisini arayan spermlerle karşılaşır. Spermlerden yalnızca bir tanesi yumurtaya girmeyi başaracaktır. Döllenmiş yumurta da fallop tüpündeki silyaların yardımıyla, anne rahmine doğru ilerler. Her hücre üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirir. Çünkü, Allah'ın yaratma sanatı kusursuzdur.


Bilimsel bu gerçeklere göre, dünyaya gelmemiz  bu tüycüklerin  birlikte hareketi nedeniyle diyebiliriz.. Ayrıca bu kompleks sistem, yaşamımızın ne denli pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Bu mikroskobik tüycükler, Allah’ın yaşamımız için vesile kıldığı güzelliklerdir.

SUYUN AKIŞKANLIĞINDAKİ HAYATİ ÖNEM


 

Su, üstteki karşılaştırmadan da anlaşıldığı gibi, çok yüksek bir akışkanlığa sahiptir. Hatta, eter ve sıvı hidrojen gibi normal formu gaz olan maddeler bir kenara bırakılırsa, suyun tüm sıvılar içinde akışkanlık değeri en yüksek madde olduğunu söyleyebiliriz.

Peki acaba suyun bu akışkanlık değerinin bizim için bir önemi var mıdır? Bu hayati sıvı, biraz daha az ya da fazla akışkan olsa, bizim için fark eder miydi?

Evet, su bizim için yaşamsal öneme sahiptir. Eğer suyun akışkanlık değeri biraz bile az olsaydı, kanın kılcal damarlar yoluyla taşınması imkansızlaşacaktı. Örneğin, karaciğerin karmaşık damar ağı hiçbir zaman kurulamayacaktı.

Bu kılcal damarlar konusunu biraz daha yakından ele alalım. Kılcal damarların amacı, vücudun dört bir yanındaki hücrelerin her birine gerekli oksijen, enerji, besin, hormon gibi maddeleri taşıyabilmektir. Bir hücrenin bir kılcal damardan yararlanabilmesi için de, ondan en fazla 50 mikronluk bir mesafe kadar uzak olması gerekir. (Bir mikron, milimetrenin binde biridir.) Daha uzakta kalan hücreler, beslenemeyerek öleceklerdir.

İşte bu nedenle insan vücudu öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, kılcal damarlar vücudun her bir parçasını ağ gibi sarar. Vücudumuzdaki ortalama 5 milyar kılcal damarın toplam uzunluğu 950 km.'yi bulur. Bazı memelilerde, tek bir santimetrekarelik bir kas alanı içinde, 3000 tane açık kılcal damar yer alır. Eğer insan vücudunun en küçük kılcal damarlarının 10 bin tanesini yan yana getirirsek, toplam kalınlıkları ancak bir kurşun kalemin kurşun kısmı kadar olur. Bu kılcal damarların çapı, 3-5 mikron arasında değişir. Bu, milimetrenin binde üçü ya da beşi demektir.  

Ancak elbette kanın bu kadar daracık damarlar arasında tıkanmadan ve ağırlaşmadan hareket edebilmesi, suyun yüksek akışkanlığı sayesinde mümkün olmaktadır. Bir kılcal damar sistemi, ancak kanalların içine pompalanan sıvının yüksek bir akışkanlığa sahip olması durumunda çalışır. Yüksek akışkanlık çok önemlidir, çünkü sıvının damar içindeki hareketi, sıvının akışkanlığına doğru orantı ile bağlıdır... Buradan açıklıkla görmek mümkündür ki, eğer suyun akışkanlığı sadece birkaç kat daha fazla olsa, kılcal damarlardaki kan akışı için çok büyük bir pompalama basıncı gerekecek ve herhangi bir kılcal damar sistemi işlemez hale gelecektir.

Bir başka deyişle, suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da, yaşam için olabilecek en ideal değerdedir. Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değeri içinde tam olması gereken değerle yaratılmış bir güzelliktir.

Allah bir Kuran ayetinde, herşey için bir ölçü kıldığını şöyle buyurmaktadır :

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

FOTOSENTEZ OLMASAYDI

Bitkiler fotosentez yaptıklarında, Güneş'ten gelen enerjiyi kullanarak besin üretmiş olurlar. Dünya üzerindeki tek besin üretimi, bitkilerin gerçekleştirdiği bu olağanüstü kimyasal işlemdir. Diğer tüm canlılar bu kaynaktan beslenir. Otobur hayvanlar bitkileri yediklerinde bu Güneş kaynaklı enerjiyi almış olurlar. Etobur hayvanlar ise bitkileri yemiş olan otobur hayvanları yemekle, yine Güneş kaynaklı enerjiyi elde ederler. Biz insanlar da hem bitkiler hem hayvanlar aracılığıyla yine aynı enerjiyi alırız. Bu nedenle, yediğimiz her elma, patates, çikolata ya da biftek, aslında bize Güneş'ten gelen enerjiyi verir.
Bitkiler bu şekilde hayvanlar ve insanlar tarafından sürekli "kirletilen" atmosferi temizlerler. İnsanlar ve hayvanlar, atmosferdeki oksijeni yakarak enerji elde ettikleri için, her nefes alışlarında atmosferdeki oksijen oranını biraz daha azaltırlar. Ama bu azalan oksijen, bitkiler tarafından yerine konur.


Kısacası, fotosentez olmasa, bitkiler olmaz, bitkiler olmadığında ise havyanlar ve biz insanlar da var olamayız. Üzerine bastığınız çimlerin, pek önemsemediğiniz ağaçların ya da salata malzemesi yaptığınız bitkilerin derinliklerinde gerçekleşen-ve henüz hiçbir laboratuvarda taklit edilemeyen-bu kimyasal reaksiyon, yaşamın temel şartlarından biridir.
Dikkat ederseniz, bitkilerin gerçekleştirdikleri fotosentez ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında tam bir denge vardır. Bitkiler bize glukoz ve oksijen verirler. Biz ise hücrelerimizde glukozu oksijenle birleştirip "yakar", böylelikle bitkilerin glukoza eklemiş oldukları Güneş enerjisini açığa çıkarıp kullanırız. Yaptığımız şey, aslında fotosentezi tersine çevirmektir. Bunun sonucunda atık madde olarak karbondioksit çıkarır ve bunu ciğerlerimizle atmosfere veririz. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider.
Bilim, Güneş ışığının bizim için yaratıldığını, bir başka deyişle bizim "emrimize amade" kılındığını göstermektedir, Kuran'da ise "güneş ve ay bir hesap iledir" (Rahman Suresi, 5) denilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır... Ve güneşi ve ayı hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize amade kılandır. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 32-34)

IŞIK ATMOSFER UYUMU

Güneş'ten yayılan ışınlar fotosentez yoluyla yaşamı desteklemek için özel olarak tasarlanmışlardır. Ama bu konunun içinde çok önemli bir faktör daha vardır: Bu ışınlar Dünya yüzeyine ulaşabilmek için, atmosferden geçmek zorundadırlar.
Eğer atmosfer, bu ışınları geçirecek bir yapıya sahip olmasaydı, elbette bu ışınların bize hiçbir yararı olmazdı. Ama atmosferimiz, bu yararlı ışınların geçişine izin veren özel bir yapıya sahiptir.


İşin asıl ilginç olan yönü ise, atmosferin bu ışınların geçişine izin vermesi değil, sadece bu ışınların geçişine izin vermesidir. Çünkü atmosfer yaşam için gerekli olan görülebilir ve yakın kızılötesi ışınlarını geçirirken, yaşam için öldürücü olan diğer ışınların geçişini ise kesin biçimde engellemektedir.
Buradaki tasarımın inceliğini görmemek mümkün değildir. Göremeyenler, Allah’ı ve O’nun  benzersiz yaratma sanatını gereği gibi takdir edemeyenlerdir.

GÖZLERİMİZDEKİ GÜZELLİKLER

Dış dünyadaki ışık parçacıkları, gözünüzün önündeki şeffaf kornea tabakasından, sonra iris denen çember şeklindeki dokudan, daha sonra da odaklama yapan mercekten geçiyor ve gözün arka tarafındaki retinaya düşüyor. Retina, organik hücrelerden oluşmasına rağmen, üzerine düşen bu görüntüyü, dünyanın en hızlı bilgisayar işlemcisinden çok daha hızlı bir biçimde yorumlayarak "bilgi"ye yani elektrik sinyallerine dönüştürüyor. Retina hücreleri arasındaki organizasyon, en karmaşık elektronik devrelerden bile daha gelişmiştir

Göz merceği, ışınları retina üzerine odaklarken, sürekli olarak kalınlığını ayarlıyor. Bu "otomatik odaklama" sistemi sayesinde, 20 cm uzaktaki elinize baktıktan hemen sonra, 100 m uzaklıktaki bir ağaca bakabiliyor ve anında net bir görüntü elde edebiliyorsunuz.

Eğer merceğin böyle bir özelliği (ve bu iş için etrafına yerleştirilmiş onlarca minik kas) olmasaydı, sadece belirli bir mesafedeki cisimleri net görebilecektiniz. Daha uzak ve daha yakındaki maddeler ise her zaman çok bulanık görünecekti. Kısacası, göz, "otomatik odaklama" özelliğine sahip olan -ve son 10 yıl içinde geliştirilen- modern kameraların yaptığı işi, milyonlarca yıldır yapıyor. Üstelik hiçbir kamera göz kadar kusursuz odaklama yapamıyor.

Gözün parçalarından biri olan iris dokusu ise daha farklı bir ayarlamayı üstlenmiş durumda. İris, gözünüze rengini veren doku, ama asıl işlevi göze girecek ışık miktarını belirlemek. Biraz loş bir ortama girdiğinizde, iris hemen genişliyor ve ortasındaki "göz bebeği" büyüyerek retinaya daha fazla ışık girmesini sağlıyor. Güneşe çıktığınızda ise tam tersi gerçekleşiyor ve iris, kamaşmayı en aza indirmek için, çok hızlı bir biçimde daralıyor. Eğer iris böyle bir işleve sahip olmasıydı, sadece belirli bir ışıkta etrafı iyi görebilirdiniz. Biraz daha loş bir ortam zifiri karanlık haline gelir, biraz daha aydınlıkta gözleriniz tamamen kamaşırdı.

Gözleriniz olmasaydı bir rengin, bir şeklin, bir manzaranın, bir insan yüzünün, güzellik denen kavramın nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman hayalinizde canlandıramazdınız. Fakat gözleriniz var ve bu sayede etrafınızı görüyor, şu anda da bu yazıyı okuyorsunuz. Bunun, Allah’ın bahşettiği ne büyük bir mucize olduğu, çoğu insan gibi belki bugüne kadar sizin de aklınıza gelmemişti.

GÖZYAŞINDAKİ GÜZELLİK

Çoğu insanın, "yalnızca ağlandığında akan tuzlu su" zannettiği gözyaşı, durumdan duruma değişen yapısıyla son derece özel bir sıvıdır.

Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan "lizozom" enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozom sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan kuvvetli bir dezenfektan olan "fenik asit"ten bile daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde bu enzimin göze hiçbir zarar vermemesi büyük bir mucizedir.

İçinde böyle son derece güçlü bir dezenfektan bulunan gözyaşı, gözün kimyasal yapısına en uygun şekilde yaratılmıştır. Bu yağlama-nemlendirme sistemi sayesinde gözünüz kurumaz. Eğer bu sistem var olmasa ya da eksik çalışsaydı, o zaman göz ile göz kapağı arasında sürekli bir sürtünme olur, gözünüz birkaç dakika içinde kurur, göz kapaklarınız yapışır ve oldukça acılı bir süreç sonucunda kör olurdunuz.

Açık olan gerçek, gözün üstün bir aklın eseri olduğudur. Bu Rabbimiz'in benzeri olmayan aklıdır.

KEMİKLERİMİZİN ORGANLARIMIZI KORUMASI

Kafatası kemiği, insanın hayati organı olan beynini, olabilecek en özenli şekilde korur. Nitekim anne karnındayken birbirinden bağımsız olan kafatası parçaları, zamanla büyüyerek adeta bir bulmacanın parçalarının biraraya getirilmesi gibi, birbirlerine monte olurlar. Doğumdan bir süre sonra ise, insan beynini koruyacak en mükemmel yapıya kavuşurlar.


\
Bunun yanısıra kalp ve akciğerleri göğüs kafesi korurken, omuriliği de omurga güvenlik altında tutmaktadır. Çünkü vücudun en önemli organlarından biri olan omuriliğe gelebilecek en ufak darbe ya da hasar, insan bedeninin felç olmasına sebep olabilmektedir. Bu nedenle omurga kemikleri hem çok sert, hem de çok dayanıklı olarak yaratılmışlardır.

İnsan vücudu incelendiğinde, büyük bir mühendislik harikası ile karşılaşılır. Başlı başına sanat eseri niteliğinde olan iskeletimiz, hayatımız boyunca yaptığımız her hareketi hatasız ve mükemmel bir şekilde yerine getirmemizi sağlayacak şekilde yaratılmıştır.

İnsan vücudunun her noktası, Yüce Allah'ın eşsiz sanatını gösteren sayısız delille doludur. Allah, Kur'an-ı Kerim'in Bakara Suresi'nde, insanın yaratılışındaki mükemmelliğe şöyle dikkat çeker:
"...Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?..." (Bakara Suresi, 259)

Kusursuz bir dizilime sahip olan kemikler, dışarıdan gelen darbeleri emebilecek esneklikte çok özel bir malzemeden oluşurlar. Bu nedenle insan bedeninde hayati öneme sahip olan tüm organlar, Allah’tan güzel bir nimet olarak özel sistemlerle koruma altındadırlar.  

DENGEDE DURAN İSKELETİMİZ

Omuriliği koruyan kemiklerin sahip olduğu özellik, yaratılış mucizesinin delillerini bir kez daha gözler önüne serer. Omurga, üst üste dizili olan omurlardan meydana gelmektedir. İnsan her adım atışında, omurgayı oluşturan bu omurlar hareket ederler. Ancak yapılan hareketler esnasında omurların aşınma tehlikesi de vardır. Bu nedenle insan vücudunun karşılaşacağı muhtemel tehlikelere karşı olağanüstü bir önlem alınmıştır.


Omurların aşınmaması için her bir omur arasında bir nevi amortisör görevi yapan dayanıklı diskler vardır. Bu diskler, insanın her adım atışında yerden vücuda gelen tepki kuvvetini azaltarak kemiklerin yaylanmasını sağlar. Nitekim omurga kemiklerinin dizilimi de özel bir planlamanın ürünüdür. Üst üste dizilerek "S" harfi çizen omurga kemiklerinin bu şekli, son derece hikmetlidir. Çünkü, eğer "S" şeklinde değil de, dümdüz bir görünümde dizilmiş olsalardı ve aralardaki disklerin darbeleri emme özellikleri bulunmasaydı, 30 cm. yükseklikten atlayan bir insanda omurganın boyuna yapacağı baskı sonucu, omurga beyni parçalayarak kafatasından dışarı çıkacaktı. Ya da eğer omurgaların yapısı kafatası gibi yekpare tek bir kemikten oluşsaydı, insan en basit bir hareketi bile yapamayacaktı. Böyle bir durumda da kemiklerin hiçbir elastikiyeti olmayacağından, insan sürekli olarak dimdik durmak zorunda kalacak, en hafif bir eğilmede dahi kemikler kırılacak ve omurilik son derece önemli hasarlar görecekti.

Tüm bedenimiz, Allah'ın yaratışındaki üstünlüğü ve sanatı gösteren mucizevi sistemlerle donatılmıştır. Nitekim Allah bu üstünlüğü, Mü'minun Suresi'nde şöyle belirtir:

"Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir." (Mü'minun Suresi, 14)

 

NEFES ALIRKEN KARŞILAŞILAN TEHLİKE



Burnun önemli bir görevi, soluduğumuz havanın içindeki toz zerrelerini, bakteri ve mikropları durdurmak, böylece akciğerde oluşabilecek hastalıkları engellemektir. Bu mükemmel güvenlik mekanizması şöyle çalışır: Havadan gelen zararlı tanecikler solunum yollarının yüzeyindeki nemlendirici mukus tabaka tarafından yakalanır. Bunun ardından silya isimli tüycükler devreye girerler. Zararlı maddeler içeren mukus, tüycükler tarafından dakikada bir santimetre hızla yutağa doğru itilir, daha sonra da öksürükle dışarı atılır veya yutularak midedeki asitler tarafından yok edilir. Burada ana hatlarıyla anlatılan bu işlemler gerçekte oldukça karmaşıktır. Öyle ki, milyonlarca tüycüğün nasıl tek vücut halinde hareket ettiği ve çalışma mekanizmasının detayları henüz tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Mukus tabaka, mukus üretici hücreler ve tüycükler mükemmel bir kimyasal arıtma tesisi meydana getirirler. Sahip olduğumuz arıtma tesisi öyle kusursuz çalışır ki vücudumuz için neyin gerekli, neyin tehlikeli olduğunu hemen tespit eder ve yapılması gerekenleri yerine getirir.

Ortada çok açık bir gerçek vardır: Burundaki klima, güvenlik ve arıtma mekanizmaları mükemmel birer mühendislik örnekleridir. Bu sistemler , insanlar hiç farkında bile değilken, Allah’ın ilhamıyla durmaksızın çalışırlar.Ve biz gözle görülemeyen bu tüycükler sayesinde  bazı hastalıklardan korunuruz. Bunlar, Allah'ın kusursuz ve uyumlu yaratışının delillerindendir. Bir Kuran ayetinde bu gerçek şöyle bildirilmiştir:... Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117)
İnsana düşen, Allah’ın bahşettiği bu mucizevi güzellikleri görebilmek ve verdiği nimetlere şükretmektir.

MUCİZEVİ KONUŞMA SİSTEMİ

Bir şeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.

İlk önce, akciğerleriniz sıcak hava sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir. Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri adı verilen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller bir araya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.

Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.

Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz gerçekleşmesi gerekir. Bu kompleks işlemler, müthiş bir hızla ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.

İnsan, kavramlarla düşünür. Düşünceler, kavramlara karşılık gelen kelimelerin bir dizilim yardımıyla bir araya gelerek oluşturdukları anlamlı cümlelerle aktarılır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken büyük mucize, bizim düşündüğümüz ve kelimelere karşılık gelen bu kavramların giderek büyümesi için gereken çekirdek programa doğuştan sahip olmamız, yani bu kavramlarla yaratılmış olmamızdır.


Düşünmek ve konuşmak için gerekli kavramlara doğuştan sahip olduğumuz gerçeğini Chomsky şöyle vurgulamaktadır:

”Çocuklar dil kazanımının en hızlı olduğu dönemlerde, bir kelimeyi çok az sayıda hatta yalnızca tek bir kez duyarak öğrenirler. Bu sonuca varmamızı sağlayan, günde belki bir düzine belki daha çok sayıda kelime öğrenmeleridir. Bu gerçek, kavramların zaten bütün karmaşıklıkları ve yapıları ile önceden belirlenmiş halde kullanıma hazır olduğunu gösterir. Doğuştan zaten oldukça zengin bir yapı bulunduğunu, çocuğun yaptığı işin de hazır bulunan kavramlarla sözcükleri, örnekler yardımıyla eşleştirmekten ibaret olduğunu gösterir.” (N. Chomsky, New Horizons in the Study of Language and Mind, Cambridge University Press, 2000, s.61)

Bu temel kavramları, seslendirilen kelimeleri, sembollerle düşünmeyi ve bunlara sahip olan insanı yoktan yaratan Yüce Allah’tır. Hayatımız boyunca sahip olacağımız insani özelliklerin temeli olan bu kavramlar kümesiyle yaratılmış olmasaydık, düşünmeyi, kavramsallaştırmayı ve konuşmayı başaramayacaktık. Bu da bizlere gösterir ki, kurduğumuz her cümle, sarf ettiğimiz her söz, bize Allahın lütfetmiş olduğu konuşabilme yeteneği sayesindedir. Her şeye nutku verip konuşturan Allah, (Fussilet Suresi, 21) bize de konuşabilme nimetini vermiştir.

KONUŞULANLARI ANLAMANIN GÜZELLİĞİ

Kelimeleri oluşturan sesleri diğer seslerden ayırt etme becerimiz de oldukça hayranlık uyandırıcıdır. Bir dilde çıkarılan temel seslere dilbilimde fonem adı verilir. Yapılan deneyler, suni olarak hızlandırılmış bir konuşmada saniyede 40-50 fonem algılayabildiğimizi göstermektedir. Ancak bir konuşma yerine örneğin çıtırtı gibi bir ses saniyede 20 kez ve daha fazla tekrarlanırsa artık o sesi ayrı ayrı duyamaz, yalnızca bir vızıltı şeklinde algılarız. Bu, bize, insanın sesli iletişimde kullanılan konuşma parçalarını sıradan gürültüden ayırt etmeyi sağlayan özel bir yetenekle yaratıldığını bir kez daha göstermektedir.

Dilin özellikleri konusunda ilgi çekici olan ayrı bir yön ise, belirli sayıda kelime ile kurulabilecek olan cümle olasılıklarının fazlalığı ve insanın tüm bu olasılıkları anlayabilme yeteneğidir. Her dilde sınırlı sayıda kelime vardır. Ancak bir cümlenin uzunluğu için bir sınır olmadığı gibi, kelimeler ve kelime grupları da sayısız kombinasyonla bir araya gelebilir. Örneğin 20 kelimelik bir cümlenin değişik şekillerdeki kurulma biçimlerine bakarsak, ortaya yüz kentilyon (1020) olasılık çıkar. Bu cümleleri ardı sıra söylemek için yaklaşık olarak evrenin ömrünün yüz katı bir zaman gerekmektedir. Dolayısıyla, kullandığımız veya duyduğumuz herhangi bir cümle genellikle ilk defa karşılaştığımız bir cümledir. Oysa biz duyduğumuz bir cümle ile ilk defa karşılaşsak bile, onu doğru bir biçimde anlamakta hiç zorlanmayız. Yaşamımızı kolaylaştıran bu sisteme sahip olduğumuz için de,  bu güzelliği veren Allah’a her an şükretmeliyiz. 

PROTEİNLERİN GÖREVİ SİZE VERİLSEYDİ ?

Bir proteini (milimetrenin milyonda biri) insan boyutunda düşünürsek, proteinin içinde bulunduğu hücre bir şehir kadar olurdu. Vücudumuzda yüz trilyon hücre olduğunu göz önünde bulundurursak, bu durumda proteinin hakim olduğu alan da 100 trilyon şehri kaplardı.


Şöyle bir düşünelim: Size bir proteinin yaptıklarının sorumluluğu verilmiş olsa, böylesine geniş bir alan üzerinde hakimiyetiniz nasıl olurdu?

Her bir şehre giriş çıkışları kontrol etmeniz, şehirler içindeki faaliyetleri hızlandırmanız, haberleşmeyi kusursuzca sağlamanız, en ufak bir saldırıda o yeri tespit edip hiç vakit kaybetmeden o yere gitmeniz ve müdahalede bulunmanız gerekecekti. Sayfalarca anlatabileceğimiz bu görevleri yapanların şuursuz atom yığınları olduğunu düşünürseniz, buradaki olağanüstülük daha da iyi görülecektir. Akıl ve şuur sahibi bir insan olarak bile, bu görevlerin üstesinden gelmeniz imkansızdır. Allah'ın ilhamı ile bu zor ve hayati görevleri her an yerine getiren proteinler, Allah’ın bize sunduğu sayısız nimet ve güzelliklerden biridir.

SAVUNMA HÜCRELERİ OLMASAYDI

Savunma sistemimizi oluşturan hücreler kompleks bir ağ ile birbirlerine bağımlı hareket ederler. Bunlardan bazıları tehlikeyi fark eder, bir kısmı tehlikeyi durdurma işlemini başlatır (makrofajlar), bir kısmı diğer savunma hücrelerine haber verir (yardımcı T hücreleri), bir kısmı asıl öldürücü darbeyi vurur (öldürücü T hücreleri ve Doğal Öldürücüler), bir kısmı savaşı durdurur (baskılayıcı T hücreleri), bir kısmı da gelecekteki tehlikelere karşı hatırlatıcı olarak bir kenarda bekler (bellek hücreleri). Bunların dışında sayısız parçanın da devreye girdiği bu muhteşem ağın sadece tek bir parçasını çıkarırsanız, artık savunma sisteminiz yoktur. Örneğin sadece yardımcı T hücrelerinin olmamaları durumunda, vücuttaki öldürücü hücreler bir tehlikenin varlığından haberdar bile olmayacaklardır. B hücreleri ve öldürücü T hücreleri olmasa, yardımcı T hücrelerinin tehlikeyi haber vereceği ve daha da önemlisi tehlikeyi giderecek herhangi bir üst birim olmayacaktır. Bu sistemde Doğal Öldürücüler olmasa, vücuda giren dirençli düşmanların ortadan kalkması mümkün olmayacak, tek bir güçlü bakteri bedenin felç olmasına neden olabilecektir. Bellek hücreleri devreden çıksa, vücudun yabancı organizmalara karşı bağışıklığı olmayacak ve vücuttaki savunma hücreleri içeri giren aynı düşmanla defalarca aynı savaşı vermek zorunda kalacaktır. Bu da kısa bir süre içinde savunma sisteminin güçsüz düşmesi anlamına gelecek, vücut yeni hastalıklara açık hale gelirken, aynı zamanda da sürekli aynı hastalıklarla boğuşmak zorunda kalacaktır.




Eğer mekanizmanın en küçük bir parçası bile eksilirse, sistemin hiçbir işlevi kalmayacaktır. Bunun sonucu ise, basit bir nezle virüsünün bile kısa bir süre içinde insanın ölümüne sebep olmasıdır. Vücuda giren virüs, hiçbir engelle karşılaşmayacağı için dilediği hücreye yerleşecek ve dilediği kadar üreyecektir. Normal şartlarda vücut hücrelerinin üretimi son derece kontrollü bir biçimde denetlenir. Ancak virüsün kendi mekanizmasında buna benzer bir denetim olmadığından virüs, içine girdiği hücrenin imkanlarını kullanarak kısa sürede vücudu istila edecektir. Savunma sistemleri "kemoterapi" gibi tedavi yöntemleri ile yok edilmiş olan kişilerin ve AIDS hastalarının her hastalığa son derece açık olmalarının nedeni budur. Savunma hücreleri olmasa, vücuda bu savunmayı yapabilecek bir sistemin dahil edilmesi şarttır. Eğer bu mümkün değilse sonuç kaçınılmaz olarak ölümdür.

Bilinçli bir müdahalenin varlığını açıkça gördüğümüz her mükemmel sistem gibi savunma sistemi de Allah’ın bir mucizesi, bir yaratılış harikasıdır. Ve bu sistem Allah’ın bize sunduğu eşsiz bir güzelliktir.

YİYECEKLERİN TADINI ALABİLMENİN GÜZELLİĞİ

Tat alma, yediğimiz besinlere ait tat bileşiklerinin tükürük içinde erimeleriyle başlar. Tuzlu gıdaların tadının daha hızlı alınmasının nedeni, tuzun tükürük içinde diğerlerine göre daha çabuk erimesidir. Hatta besinlerin kokusunun alınmasıyla tükürük bezleri salgılanmaya başlar ve dil tat almaya hazır hale gelir. Tat almadaki her detay gibi, bu aşama da önemlidir. Düşünün ki bu salgı olmasaydı, kuru besinlerin tadını alamayacaktık. Bu salgı, sindirim ve savunma sistemlerine yardımcı olan protein ve enzimler içermektedir. Bu salgının üzerinde yapılan tüm araştırmalar bu sıvının yapısının oldukça kompleks olduğunu ortaya koymaktadır.

Yiyeceklerden gelen tat molekülleri ile dildeki tat hücreleri arasındaki haberleşme, hücrenin tepesindeki mikrovillus denilen tüy benzeri yapılarda kurulur. Mikrovilluslar (tat tüycükleri) tat gözeneği olarak isimlendirilen minik açıklıklardan dilin üzerini kaplayan mukoza zarına çıkarlar. Tat hücrelerinin reseptörleri, tat tüycüklerinin üzerinde yer alırlar. Dikkat edin, tat gözeneğinin çapı ortalama olarak milimetrenin binde dördü kadardır.

Tat bileşikleri, aynı zamanda haberci moleküllerdir; görevleri, taşıdıkları mesajı, tat hücresinin zarının üzerindeki reseptörlere veya iyon kanallarına iletmektir. Pek çok farklı tat bileşiğine karşılık, farklı haberleşme yolları mevcuttur. Yani tatlı, ekşi, acı, tuzlu gibi farklı tatlar için değişik iletişim ağları kurulur. Diğer bir ifadeyle, tat hücreleri birden çok sayıda haberleşme yöntemine sahiptirler ve günümüzde bunların sadece bir kısmı kaba hatlarıyla anlaşılabilmiştir. Başka bir şaşırtıcı özellik de, tat alma mekanizmalarının, canlılar arasında önemli ölçüde farklılık göstermesidir. Bunlar, üzerinde durup düşünülmesi gereken olaylardır. Tat almayı sağlayan hücreler, Allah’ın sonsuz aklıyla bizim için yarattığı güzellik ve nimetlerdir.

YİYECEKLERİN TADINI AYIRDEDEBİLMENİN GÜZELLİĞİ

Dilin üst yüzeyinde ve yanlarında bulunan dört farklı tada; acıya, tatlıya, tuzluya ve ekşiye duyarlı 10.000'e yakın tat noktası vardır. İşte bu tat tomurcukları her gün yediğimiz onlarca çeşit besinin tadını birbirlerine hiç karıştırmadan algılamamızı sağlar. Öyle ki dil daha önce hiç tanımadığı bir besinin tadını da kolaylıkla ayrıştırabilir. Bu sayede hiçbir zaman bir karpuzun tadını greyfurt gibi ekşi olarak algılamayız veya bir pastaya tuzlu demeyiz. Üstelik tat tomurcukları milyarlarca insanda aynı besinde aynı tadı algılar. Herkes için tatlı, tuzlu, ekşi gibi kavramlar aynıdır. Bazı bilimadamları dilin bu yeteneğini "olağanüstü kimya teknolojisi" olarak adlandırırlar. Dilin üzerinde daha az tat noktası olsaydı her ne yersek yiyelim, hep aynı yavan tadı alırdık. Yemek yemek zevkli bir nimet olmaktan çıkarak, her gün yapmak zorunda olduğumuz bir eziyet haline gelirdi. Ancak Allah'ın yarattığı mükemmel yapı sayesinde böyle olmaz ve bütün yiyeceklerin tatlarını ayırt edebiliriz.

ALGILARIMIZDAKİ GÜZELLİK

Vücut yüzeyine yayılmış halde 640.000 kadar hassas deri alıcısı vardır. Parmak uçlarında yoğun olarak m2'de 9.000 tane alıcı bulunmaktadır. Bu alıcılar, parmak uçlarımızdaki hafif bir sürtünmeye bile milisaniye içinde tepki verirler. Bu sayede parmak uçlarımızla çok hassasiyet gerektiren işleri yerine getirebiliriz. Kör bir insan, parmak uçları ile Braille alfabesini (kör alfabesini) okur. Ancak bunu, vücudunun bir başka yeriyle örneğin parmağın eklem yerleri ya da dış yüzeyleri ile yapamaz. Çünkü parmak uçlarındaki algıya hassasiyet derecesi, alıcı sayısı ile bağlantılı olarak çok daha fazladır. Gözleri görmeyen bir insan için bu durum çok büyük bir nimet ve güzelliktir.


Ancak sırtımız parmak uçlarımız gibi hassas değildir. Bu da son derece hikmetlidir. Eğer aksi olsaydı, sırtımız en ufak bir pürüzü yoğun olarak hissedeceği için elbiselerin vücudumuza değmesi veya bir yere yaslanmak son derece rahatsız edici olurdu. Diğer taraftan bir nesnenin yumuşaklığını sertliğini algılamamız veya bir şeye dokunmamız için parmağımız yerine sırtımızı kullanmamız gerekirdi. Bu detaylar düşünüldüğünde, Yüce Allah’ın vücudumuzu ihtiyacımıza ve kullanım kolaylığına yönelik çok özel bir yaratılışla var ettiği açıkça görülmektedir.

 

İNSAN SESİNDEKİ MUHTEŞEM ÇEŞİTLİLİK

Yüce Allah’ın insanlara bahşettiği çok özel bir nimet olan ses ve konuşma, çevre ile iletişim kurabilmenin, düşünceleri, sevinç, üzüntü gibi duyguları farklı ses tonları kullanarak anlatabilmenin tek yoludur. İnsan sesi, çok çeşitli tonlamalar meydana getirmesi ile bugüne kadar yapılmış tüm müzik aletlerinden milyonlarca defa daha olağanüstü bir yapı ve işleyişe sahiptir. Müzik aletlerinin zaman içinde eskimesi, bozulması ve her zaman bakıma muhtaç olmasına karşın, sesimiz bozulmadan, eskimeden, kendi bakımını sürekli kendisi yaparak, yaşadığımız süre boyunca bize hizmet eder.

Sesin oluşabilmesi için gırtlaktaki kaslar, dil, dişler, damak, dudaklar gibi pek çok organ ve hava birbiri ile mükemmel bir uyum içerisinde çalışır. Eğer böylesi bir organizasyon olmasaydı konuşmak istediğimiz zaman ortaya anlaşılmaz ve rahatsız edici bir gürültü çıkardı.

Ses çıkarabilmemiz için sadece bu sistemin varlığı da yetmemektedir. Aynı zamanda havanın varlığı da şarttır. Üstelik bu hava her insanın gırtlağında farklı girdaplar çizerek sesin kişiye özel olmasını sağlamaktadır.

Her insanda ses ve konuşma oluşturan donanım ve hava aynı olmasına rağmen her insanın kendisine özgü bir sese sahip olması elbette bir aklın kavrama sınırının çok üstündedir. Bu durum Rabbimiz’in üstün aklını, bir örnek edinmeksizin yaratan olduğunu göstermektedir. Allah insanı yaratmış ve ona, dünya üzerindeki başka hiçbir canlıda olmayan kavramlarla düşünme, konuşma ve kendine özgü ses çıkarma yeteneğini bahşetmiştir. Kuran ayetlerinde şu şekilde bildirilir:

"İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti." (Rahman Suresi, 3–4)

Her insanın ses oluşumunda görev alan organlarını kullanış şekli farklıdır. Bu nedenle herkesin kendine ait bir ses tonu vardır. Ancak eğer Allah dileseydi bütün insanlar aynı sesle konuşabilir, her yerde aynı ses tonunu da işitebilirlerdi. Kendi sesimiz, annemizin sesiyle, arkadaşlarımızın veya komşumuzun sesi ile aynı olabilirdi. Bunun yanında aynı ses tonuyla bütün insanların telefonla irtibat kurmaları pek çok açıdan riskli ve güç olurdu. Çünkü herkes birbiri adına konuşma yapabilir, bu durumda insanları ayırt etmek mümkün olmazdı. Ayrıca birbirinden farklı güzellikteki insan sesleri olmayacağından tek düze bir müzik anlayışına sahip olurduk.

Ancak alemlerin Rabbi olan Allah büyük bir nimet ve lütuf olarak insanlar arasındaki iletişimi kolaylaştırmak ve zevk alacakları şarkılar ve sohbetler oluşturmak için; onları birbirinden farklı ve benzersiz ses tonları ile yaratmıştır.

İnsan dışında hiçbir canlının sesini dinleyerek onun cinsiyeti ayırt edilemez. İnsan ise bu açıdan farklıdır. Konuştuğumuz insanı görmesek bile ses tonundan onun kadın mı yoksa erkek mi olduğunu hemen anlayabiliriz. Bu, elbette Yüce Allah’ın insanlara bahşettiği çok özel bir detaydır.

ÖZEL OLARAK TASARLANAN ELLER

Elimize üstün hareket kabiliyetini veren eldeki çok iyi yerleştirilmiş kaslardır. Birbirleriyle tam bir uyum içinde hareket eden pek çok kas ele çok fonksiyonlu olma özelliğini verir. Eldeki bütün parmaklar, işlevlerine göre en uygun uzunluklara sahiptirler. Bundan başka bulundukları yerler olabilecek en uygun yerlerdir. Parmakların birbirleriyle olan oranları da son derece önemlidir. Bu önemi şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz. Başparmak, uzunluğu nedeniyle diğer parmakların üzerine kolaylıkla kıvrılabilir. Bu, başparmağın diğer parmakları desteklemesini ve kol gücünün artmasını sağlar.

Elinize bakın ve tırnaklarınızı inceleyin. Kimi zaman gereksiz bir detay olarak düşünülen tırnakların gerçekte son derece önemli görevleri vardır. Yere düşmüş küçük bir cismi tırnaklarımız olmadan almaya çalıştığımızı düşünelim. Bu tip durumlarda kavrama işleminde parmaklar kadar tırnaklar da önemli bir göreve sahiptirler. Parmaklar cisimleri tutarken son derece hassas bir basınç uygularlar. Tırnakların görevi işte bu basıncın ayarlanmasıdır. Bundan başka elimizdeki parmak izlerini oluşturan pürüzler ve tırnaklar da küçük cisimleri daha rahat kavramamızı sağlarlar.

Bütün bu bilgilerin ortaya çıkardığı sonuç insan elinin özel bir tasarımla yaratılmış bir organ olduğudur. Allah elleri özel olarak tasarlamıştır. Rahman olan Allah yarattığı herşeyi en güzel yapandır. İnsan elindeki benzersiz tasarım da bunun delillerinden yalnızca bir tanesidir. Allah yaratma sanatındaki eşsizliğe bir ayetinde şöyle dikkat çekmektedir.

Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

BİYOLOJİK KRİSTALLER

 

Önümüzde duran tabaktaki lezzetli bir salatayı veya meyveyi nasıl parçalanacağını ve öğütüleceğini hiç düşünmeden yeriz. Çünkü lokmaları ağzımıza attığımız an bunları öğüten ve küçük parçalara ayırarak kolayca yutmamızı sağlayan dişlerimiz var. Üstelik bu yiyecekler ne kadar sert olursa olsun dişlerimiz o kadar sağlamdırlar ki hiçbir zaman yemekleri çiğnerken onların kırılacaklarını düşünmeyiz. Oldukça sert yiyecekleri, hatta sert kabuklu meyveleri bile dişlerimizin yardımıyla kolayca parçalayabiliriz.

Dişler düzenli ve iyi bir bakımla hayat boyu sağlam kalabilen bir yaratılış harikasıdır. Sağlam olmalarının yanında işlevsel ve estetik özelliklere de sahip olan dişler herşeyden önce, işlevlerine uygun bir dizilime sahiptirler; lokmayı ısırma ve koparmaya yönelik olarak ilk görevi üstlenen ön dişler, ağza alınan parçayı yutabilecek kadar küçük parçalara ayırmaya veya ezmeye yarayan küçük azı ve büyük azı dişleri… Ayrıca üstteki dişler ile alttaki dişler tam olarak birbirine uyumlu bir oturuşa sahiptir. Dişlerin bu şekilde düzgün bir biçimde oturmaması durumunda ise, lokmaları çiğneyip ezmemiz, pek kolay olmazdı. Dişlerin bu uygun ve sindirime uyumlu sıralanışı sayesinde ağzımız yüksek teknolojili öğütme araçları ile donatılmış gibidir.

Dişlerin estetik güzelliklerinin yanısıra bir diğer özellikleri ise biyolojik açıdan en sert malzemeden yapılmış olmalarıdır.

Dişlere dayanıklılığını veren diş minesi kristal kadar serttir. Seramik benzeri bir yapıya sahip olan diş minesi, daha yumuşak olan dentine esnek bir şekilde bağlanmıştır. Bazı araştırmacılar dentin ve mineyi bir yatak üzerinde yer alan cam bir tabağa benzetirler. Bu iki malzeme en doğru sertlikte inşa edildiği için esnek dentin-mine bağlantısı, kişinin yaşamı boyunca çiğnerken ve öğütürken diş minesini kırılmaktan korur. Gerçekte dişin bu yapısı tek bir gen tarafından kodlanan, normalde bir araya gelmesi beklenmeyen bir çift protein tarafından desteklenmektedir.

Dişlerimize bu sağlamlığı kazandıran, onlara son derece mükemmel bir yapı veren Yüce Allah'tır. Dişler Rabbimiz'in üstün ve kusursuz yaratışının delillerinden birini daha gözler önüne sermektedir.

KİMYASAL ANALİZ TESİSİ 

Çoğu insan olağanüstü bir kimyasal analiz tesisine sahip olduğunun farkında dahi değildir. İşte bu tesis burnun içindeki koku bölgesinde yer alır, adeta bir kimya fabrikası gibi durup dinlenmeksizin çalışır, çevredeki kokuları tahlil eder. Biz günlük işlerimizi yaparken koku almak için hiçbir çaba göstermediğimiz sırada, o faaliyet halindedir. Geceleyin uyku halinde olduğumuz zaman bile, duman gibi zararlı bir kokuyu fark ederek hemen bizi uyarır. Söz konusu olan öyle benzersiz bir tesistir ki on binden fazla kokuyu teşhis edebilir, üstelik mükemmel bir doğruluk oranı ve duyarlılıkla çalışır.

 

Kokunun kaynağını oluşturan koku molekülleri, değişik şekil ve boyutlardadır ve diğer moleküllere kıyasla daha "küçük"türler. Bahçedeki çiçeklerin etkileyici kokuları, leziz bir yemeğin çekici kokusu veya çürük bir meyvenin itici kokusu farklı moleküllerden oluşur. Burnumuzdaki kimyasal tesis tüm bu molekülleri kolaylıkla teşhis eder. Hatta aynı kimyasal formüle, yani aynı atomlara sahip molekülleri bile anında tanır. Örneğin, "L-carvone" ile "D-carvone" molekülleri arasındaki küçücük farklılık, atomlarının değişik diziliminden kaynaklanır. Bu denli benzerliğe rağmen burnumuz, söz konusu iki molekülü rahatlıkla ayırt edebilir; bunlardan birincisinin kimyon, ikincisinin ise nane benzeri koktuğunu bize bildirir.

Burnun bilim adamlarını hayrete düşüren diğer bir özelliği de mükemmel duyarlılığıdır. Bir kokunun fark edilebilmesi için gereken en düşük konsantrasyon "koku eşiği" olarak adlandırılır. Burnumuzdaki analiz mekanizması akıl durduracak bir hassasiyete sahiptir: Bazı kokuların yoğunluğu havada trilyonda birden az olması durumunda dahi hissedilir. Koku alma sistemindeki üstün yaratılış Allah’ın eşsiz yaratması ve nimetidir.

TÜKÜRÜK SALGISI OLMASAYDI..

Ağızda birbirinden farklı özelliklere sahip iki farklı tükürük sıvısı salgılanmaktadır. Bunlardan biri karbonhidratları çok ince bir şekilde parçalar ve kısmen şekere dönüştürür. Örneğin ekmek bir karbonhidrattır. Eğer ağzınıza bir parça ekmek alır ve birkaç dakika yutmadan bekletirseniz, parçalanan karbonhidratın şeker tadını dilinizde hissedersiniz. Diğer tükürük sıvısı ise çok yoğun bir kıvama sahiptir. Bu yapışkan sıvı sayesinde yemek yerken ağzın her tarafına yayılmış olan yiyecek parçaları biraraya getirilerek lokma şeklini alır.


Peki tükürük salgısı olmasaydı ne olurdu? Elbette ki ağzımızdaki kuruluktan dolayı ne yediklerimizi yutabilir, ne besinlerin tadını alabilir, ne de doğru dürüst konuşabilirdik. Katı hiçbir besini yiyemez, sadece sıvı olanlarla beslenmek zorunda kalırdık. Bu da insan için oldukça zor bir durum olurdu.
Üç ayrı salgı bezinden salgılanan tükürük, bir yandan yiyecekleri nemlendirerek yutulmasını kolaylaştırırken, diğer yandan da içerdiği kimyasal maddeyle yiyeceklerin içinde vücuda faydalı olan parçaların çözünmesini sağlar.
Ağzımız adeta bir kimya laboratuvarı gibi çalışır ve yediğimiz besinlerdeki nişastayı parçalar. Tükürükte bulunan ve pityalin adı verilen enzim bu iş için özel üretilmiş bir kimyasaldır. Pityalin, nişastayı ayrıştırarak şekere dönüştürür.
Ağızda yapılan sindirim sadece kimyasal değildir. Aynı zamanda dişlerin yaptığı mekanik bir sindirim de söz konusudur. Bu iki sindirim çeşidi de birbirlerini tamamlayacak şekilde çalışırlar. Vücudumuzdaki her organın birbiriyle uyum içinde çalışıyor olması, Allah’ın bir örnek olmaksızın yaratmasının delilidir.

NEFES BORUMUZDAKİ KAPAK

İnsan ağzını hem yemek yemek hem de nefes almak için kullanabilir. Yiyeceklerin itildiği yemek borusunun hemen yanında, havanın ciğerlere çekildiği nefes borusu bulunur. Fakat burada çok önemli bir nokta vardır. Eğer çiğnenmiş besin, yemek borusu değil de soluk borusuna kaçarsa, bu, ölüm demektir. İnsan her gün yüzlerce kez yutkunur. Herhangi bir durumda yanlışlıkla soluk borusuna kaçan bir besin parçası insanın ölümüne neden olacaktır. Ancak solunum borusunun sürekli kapalı durması bir çözüm değildir. En akılcı ve pratik çözüm solunum borusunun açılır kapanır bir engelleyiciye (kapağa) sahip olmasıdır.

İnsan vücudundaki tasarım kusursuzdur ve nefes borusunda da olabilecek en mükemmel ve en güvenli sistem vardır. Nefes borusunun üstünde yer alan ve küçük bir dokudan oluşan bir kapak yutkunurken otomatik olarak nefes borusunu kapatır. İşte bu sayede yemek yerken nefes borusuna su veya yiyecek kaçması engellenmiş olur. Yutkunmadan sonra ise bu kapakçık tekrar yerine gider ve böylece nefes borusundan hava geçmesi sağlanır.


Günlük yaşamda hiç kimse yemek yerken böyle bir tehlikenin kendisini beklediğinden haberdar değildir. Hiç kimse "Ya yediklerim soluk boruma kaçarsa, keşke nefes borumda bir kapakçık olsa da yemek yerken boğazıma yemek kaçmasa" diye düşünmez. Ya da "Acaba kapakçığım çalışıyor mu, beni boğulmaktan koruyabilecek mi?" gibi bir endişesi de pek olmaz. Ancak bu kapakçık vardır ve her an, -birkaç saniye önce siz yutkunurken bile- hayatınızı korur.

Kapakçıktaki bu açık tasarımın detayları vardır. Örneğin normal bir insanın sahip olduğu kapakçığın yapısı ile bir bebeğin kapakçığının yapısının aynı olması bebek için tehlikeli bir durum oluşturacaktır. Bu nedenle bebeklerdeki kapakçık sistemi yetişkinlerinkinden çok daha farklı bir şekilde çalışır. Bebeklerde bu kapakçık erişkinlerden daha yukarıda bulunur. Bu sayede bebek nefes alıp verirken rahatlıkla anne sütü de emebilir. Bebeklerin anne sütü emerken bir yandan ağlayıp bir yandan boğulmamaları da bu yüzdendir. Eğer bebeklerdeki kapak sistemi de yetişkinlerdekine benzer bir yapıya sahip olsaydı bebekler anne sütünü emerken boğulabilirlerdi.
Allah’ın kusursuz bir tasarımla yemek borumuza yerleştirilmiş olduğu kapak da,  hayatımızı kolaylaştıran bir güzelliktir.

MİDEMİZDEKİ KAPI


Mideden bağırsağa açılan bölümde bir kapı bulunmaktadır. Bu kapının varlığı oldukça önemlidir. Çünkü bağırsak ile mideyi ayıran bir kapı bulunmaması, bağırsaktaki yiyeceklerin mideye geri gelebilmesi ihtimalini beraberinde getirir. Bu da midenin kendi özel asidik ortamının bozulmasına neden olacaktır. Çünkü bağırsaktaki enzimler daha nötr ve bazik ortamda çalışırlar. Midedeki asit seviyesi, bağırsağın özel enzimlerini bozulmaya uğratacak ve oldukça tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Ancak böyle bir durum gerçekleşmez. Allah’ın yaratma sanatı mükemmeldir. 

ELEKTRİK AKIMI ÜRETEN HÜCRELER


Vücutta besinlerin sindirim kanalı boyunca ilerlemesini sağlayan farklı mekanizmalar vardır. Bunlardan bir tanesi de bağırsaklardaki istem dışı düz kasların kasılmasıdır. Bu kasların ritmik kasılmaları sayesinde besinler tek yönlü bir hareketle ileriye doğru giderler. Ancak burada merak konusu olan besinlerin neden hep ileriye doğru hareket ettikleridir. Bu konuda çalışmalar yapan Kanada'daki McMaster Üniversitesi araştırmacılarından Jan Huizinga başkanlığındaki bir ekip, bu tek yönlü hareketi sağlayan hücreleri araştırdılar. Çalışmalarında sindirim kanalı boyunca yerleştirdikleri mikro elektrodları kullandılar. Bu mikro elektrodlar, "Interstisyel Cajal hücreleri" denilen hücrelerin sürekli ve düzenli bir elektrik akımı oluşturduğunu saptadı. İşte bağırsak çeperindeki halka biçimli kasların peşpeşe kasılmasını sağlayan, bu Cajal hücrelerinin oluşturduğu elektrik akımıdır. Ancak bu mekanizmanın kusursuz işlemesi için sadece elektrik akımının oluşturulması da yeterli değildir. Aynı zamanda akımın hatasız bir ritimle oluşturulması da gerekir. Cajal hücreleri bu nedenle bağırsaklarda bir ağ oluşturmuşlardır. Bu ağ onların aynı ritmle elektrik akımını boşaltmalarını sağlar. (Science et Vie, Eylül 1998)

İşte bu kusursuz mekanizma sayesinde yediklerimiz midemizde kalır ve vücudumuz için faydalı hale dönüştürülür. Eğer Cajal hücrelerinin oluşturduğu ritmik elektriksel akımlar olmasaydı, bağırsaklardaki kaslar uyumlu bir şekilde kasılmazdı. Bu da yediğimiz besinlerin ileriye doğru hareket etmek yerine tekrar ağzımıza geri gelmelerine neden olabilirdi. Ancak biz hastalık durumu hariç böyle sıkıntı verici bir durumu hiçbir zaman yaşamayız. Hatta böyle bir ihtimal olabileceği aklımıza dahi gelmez. Bu örnekte de görüldüğü gibi Allah'ın vücudumuzda yarattığı sistem her yönden kusursuzdur. Bu nimet sayesinde rahatlıkla yaşantımızı sürdürebiliriz.

BEYNİMİZİN YAKITI


Kan hücrelerinin (alyuvarlar, akyuvarlar) içinde yüzdükleri sıvının ismi kan plazmasıdır. Kan plazması da basit bir sıvı değil, içinde birçok özel madde bulunan özel bir karışımdır. Plazma, %90-92 oranında su, %6-8 oranında protein, ayrıca eriyik halinde tuz, glikoz, yağ ve aminoasit, karbondioksit, azotlu atık ve hormonlar içeren sarımsı bir sıvıdır. Kanda bulunan katı maddelerden olan glikoz oldukça önemli bir maddedir. Glikoz beynin yakıt maddesi olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle kandaki seviyesi hormonlarla sabit tutulur. Eğer kandaki glikoz miktarı belli bir oranın altına düşerse aşırı uyarılma, bayılma, kaslarda titreme ve bir müddet sonra komayla birlikte ölüm ortaya çıkar. Allah'ın insan vücudunda yarattığı bu gibi dengeler, Rabbimiz'in üstün gücünü daha iyi kavramamız için birer vesiledir.

MÜMİNLERE SUNULAN GÜZEL BİR NİMET : ZAMAN

İman etmeyenlerin Kuran'da “…bizi "kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor."…” (Casiye Suresi, 24) ayeti ile dile getirdikleri durum, gerçekte müminler için geçerli değildir. Çünkü zaman müminlere Yüce Allah'ın rızasını kazanmak için salih amellerde bulunacakları, imani olgunluklarını arttırarak cennete layık ruh güzelliği kazanacakları son derece önemli bir nimet olarak sunulmuştur. Peki, bu değerli nimeti müminler nasıl kendi lehlerinde kullanırlar?



Yüce Allah'ın samimi iman eden kullarına vaat ettiği cennet nimetleri, bir insanın dünyada elde edebileceği her şeyden çok daha üstün ve kıymetlidir. Bu nedenle müminler kendilerine sunulan ve ne zaman biteceği yalnızca Rabbimiz tarafından belirlenen ömürlerini, Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya ve sonsuz cennet hayatına layık olmaya adarlar. Bu amaçla Yüce Allah'ın rızasını kazanacak salih amellerde bulunmaya büyük bir özen ve titizlik gösterir, vakitlerini daha iyi kullanmak için ince hesaplar yaparlar.

Müminler zamanlarını Allah'ın rızasına uygun olarak değerlendirmenin büyük bir ecir kaynağı olduğunu bildiklerinden daima Rabbimiz'in “Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.” (İnşirah Suresi, 7) hükmüne uygun şekilde hareket ederler.

Her salih amelin karşılığını alacağımızı umduğumuzdan,  bizlere nimet olarak sunulan işleri ertelememeli ve büyük bir şevkle hemen yapmalıyız. Zamanın, salih amellerde bulunacağımız  çok değerli bir nimet olduğunun bilincinde olmalıyız.

GERÇEK GÜZELLİK

Kendilerine ulaşan her türlü nimetin Allah'tan olduğunu bu dünyada iken fark edip Rabbimiz'i razı etmeye yönelenler, ahirette büyük bir pişmanlık yaşamaktan da kurtulmuş olurlar. Dünya hayatında kendilerine verilen süreyi Allah’ın dilediği şekilde yaşayıp O’nun emirlerini uygulamak için kullanırlar. Dünyaya değer vermenin anlamsızlığını; rahatlık, huzur ve mutluluk getirecek olanın, dünya hırslarına kapılmadan, yalnızca Allah için yaşamak olduğunu anlarlar. Bu, büyük bir nimet ve büyük bir kolaylıktır. İnsanı yıpratan yalancı hırslar, yalancı beklentiler, var olduğunu sanarak ilah edindikleri sahte putlar (Allah'ı tenzih ederiz) tamamen ortadan kalkar. Herşeyi ve her yeri sarıp kuşatanın bir ve tek olan Rabbimiz olduğunu kavrarlar. Allah'a teslim olarak, en büyük güveni ve rahatlığı kazanmış olurlar.

Böyle bir kişi dünyada olduğu gibi, ahirette de Allah'ın rızası, rahmeti ve nimetiyle karşılık bulur. Kuran'da bu müjde müminlere şöyle verilmektedir: "Orada diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var." (Kaf Suresi, 35)


Peygamberimiz (sav) ise bir hadisinde, Allah (cc)'ın salih kulları için ahirette "hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen birtakım nimetler" olacağını bildimiştir. [Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 306/497] Resulullah Efendimiz (sav) diğer hadislerinde ise müminlere, kendilerini bekleyen cennet nimetleri hakkında şu ayeti hatırlatmıştır:

"Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez." (Secde Suresi, 17) [Tezkireti'l Kurtubi, s. 306/498]

Allah'a inanan bir insan için, dünya hayatının aslına dair gerçeği bilmek ve bunu derinlemesine düşünmek çok önemlidir. Çünkü çevresindeki herşeyin geçici, tek mutlak varlığın ise, kudreti ve ilmi her şeyi ve her yeri kaplayan

Rabbimiz olduğunu bilen bir insan, hayatının her anında Allah'a karşı samimi davranır. Her an ölümle karşılaşabileceğini, bu dünyanın sona ereceğini ve gerçek ahiret hayatı ile karşılaşacağını aklından çıkarmaz. Bunu bilmek ve buna göre davranmak, insana sonsuz güzellikleri ve nimetleri getirecek olan büyük bir kazançtır.